KARAMAN’IN TAŞKALE BELDESİNDEN İNSAN MANZARALARI


Taşkale
Ala Muhtar diyorlar ona. Siyah fötr şapkasıyla 56 yaşındaki Orta Cami Mahallesi muhtarı Ali Bey’in anlattığına göre burada herkesin lakabı varmış. Gerçekten de Taşkale’de Ali’den, Mustafa’dan, Mehmet’ten geçilmiyor. Babası, 88 yaşındaki “Sopalı Ahmet” gençken çok güçlü kuvvetli birisiymiş dediğine göre, tek başına deveyi kaldırırmış. Şehre gidip geldiğinde renkli giysiler getirirmiş. “Ala” lakabı da çocukluktan geliyormuş, bu afili giysilerden. Başından çıkarmadığı şapkasını ise “Kistan Süleman” Avrupa’dan getirmiş. Ala Muhtar da ona koyun peyniri gönderiyormuş.

Lakapların hepsi enteresan; “Kalyon Mustafa”, “Dubaracı Abdulah”, “Icık İsmil”, “Çörçil Mustafa”, “Kaytez Şükrü”, “Tetoğlan Mustafa”, “Gabak Fakı Yalçın”, “Besmele Mehmet”ve ağabeyi “Rahvan Mustafa”, “Dalkıran Mustafa”, “Naylon Hasan”, yıllarca Fransa’da çalışıp iki yıl evvel köye dönen “Dertli Ali”, “Acöldük Mustafa”,”Atmaca”, çerçilik yapan ve hayatı hanlarda geçen “Hancı”, icatları ile ünlü “Alex”, “Dalgalı”,”Azman” ve diğerlerinin hep bir hikayesi var…

Ama en ilginçleri, çocukken damdan, ya da yörede söylendiği gibi “çelen’den” düşen “Gotügırık” ile emekli belediye zabıtası “Güççük Allah”. Anlattığına göre, 80 ihtilali olunca, askerler reisleri görevden almış. Belde’nin yetkilisi oluveren belediye zabıtası da, yaz için yaylaya götürülmüş olan koyun sürülerine, köyden geçip, kışın daha ılık olan bölgeye ulaşma izni vermemiş. “Artık buranın Allah’ı benim” deyince 40 sürü kadar olan koyunların yarıya yakını soğuktan telef olmuş, lakabı da “Güççük Allah” kalmış.

Namı Diğer Zeytinbağı

Triyle, bugünkü adıyla Zeytinbağı,Marmara Denizi’nin güney kıyısına sığınmış hala bizanstan değerler taşıyan bir köy. Zamanı yavaşlatan sakinlik, en çok içerilerden denize kadar uzanan ana cadde’nin biraz genişlediği yerdeki, asırlık çınar ağaçlarının altında, sağlı sollu kahvehanelerde yaşanıyor. Tahta sandalyelerde muhabbete dalan yaşlılar, gelen geçenden haberdar olup, ülke meselelerini değerlendiriyorlar. Yüzlerinden gülümseme eksik olmayan çocuklar ise ara sokaklarda oyun oynuyorlar. Zamana yenilmiş ahşap evlerin önlerine yerleştirilmiş koltuklarda ve divanlarda teyzeler sebze ayıklıyor, reçel yapıyorlar.

Tarihte çok önemli olmuş bir çok rivayete göre Trilye. Bizans zamanında çok önemli 7 kilise varmış. Bir kısmı hala zamanın tahribatına direnmeye çalışıyor. Bir de ünlü Makarios’un eğitim gördüğü söylenen Taşmektep var. Şimdilerde kapsamlı bir restorasyon yürütülmekte, dar sokaklardan aşağı kıvrılan yerdeki bu heybetli binada.

Trilyenin sahilindeki hemen hemen tüm binaların altı lokanta. Balıklar taze, mezelerinse tadı damakta kalıyor. Kiliseye çıkılan tepede ise hem köye hem de denize hakim manzarasıyla bir çay bahçesi yeralmakta.

En güzel yol yelkenle gitmek tabi ki Trilye’ye. Ama Mudanya’dan da kara yolu ile ulaşmak mümkün. Tesadüf bu ya, fırıncının oğlunun sünnet düğünü varmış. Fırının önünde gündüzden başlamış çalmaya ince saz. Akşamsa sahildeki balıkçılardan birinde devam edecek çümbüş. Böylesine coşkulu canlı müziğin tadı bir başka oluyor.

Son zamanlarda İstanbul’dan gelenler çoğalmış. Turistlerin beğenisine sunulan zeytin ve zeytinden yapılan ürünler satan dükkanlar türemiş. Hediyelik eşyalar da tabi.

Aylak aylak dolaşıp, Ağustos sıcağında çınar gölgesinde kahve yudumlayarak geçirmek, akşam da taze balık ve zeytinyağlıların yanında bir iki kadeh rakı içmek için son derece uygun ve keyifli bir yer.

  

Lütfen slide show için tıklayınız…

ARTIK DAHA ZOR

Artık daha zor. Hatırlıyorum da başlangıçta motora atlayıp Assos’a gitmek  büyük bir macera gibi gelmişti. O zamanki tecrübeme göre öyleydi de aslında. Arkasından motorla yapılan Yunanistan ve Adalar, Antakya-Güneydoğu-Nemrut, İtalya turları her defasında yeni bir durumla karşılaştırıp yeni deneyimler kattı. Ama bu sefer program biraz sıkışık olmuş doğrusu.

Mürettebat: Ben ve Yavuz kendi motorlarımızda geniş geniş seyahat ederken, Adnan ve Sami motorlarını sevgili eşleri Ayşegül ve Rana ile paylaştı.

Karşılaştığımız aksaklıklara ve programdaki zorunlu değişikliklere rağmen İstanbul’dan başladığımız turda sırasıyla Alexanrdopoli-Selanik-Metsovo-İgoumenitsa (Yunanistan),
Ancona-Bologna-Cenova-San Remo (İtalya), Monte Carlo (Monako), Nice-Cannes-Grenoble-Albertville-Chamonix/Mont Blanc (Fransa), Zermatt/Matternhorn-Andermatt-İnterlaken-Lugano (İsviçre), Como-Venedik (tekrar İtalya) yı ziyaret edip, sonunda geldiğimiz yoldan yani Selanik üzerinden yine İstanbul’a ulaştık. İtalya ve  Yunanistan arasında gidiş dönüş feribot yolculuğu yaptık. Motorla gittiğimiz mesafe toplam 4.450 km oldu.
Daha önce gördüğümüz ve vakit kaybetmeden çok yol almamız gereken Yunanistan ve İtalya bölümlerinde genellikle otobanları, Fransa’nın Akdeniz sahili ve dağlık bölgesi olan kuzeyi ile İsviçre Alpleri bölümlerinde ise son derece virajlı ve zor ama bir o kadar da motosiklet sürüşü bakımından keyifli ve manzaralı olan devlet karayollarını tercih ettik.
Turun başlangıcı olarak haziranın ortasını bulduğumuz için hava özellikle orta İtalya ve Fransa’nın Akdeniz kıyılarında son derece sıcaktı. Başlangıçta Yunanistan’da yediğimiz kısa ama sıkı sağnak yağmur, İsviçre’nin ortalarında bir daha yakaladı bizi. Dönüşte, Yunanistan’da da yine bir ara zorunlu mola verdirecek kadar kuvvetli göründü bize.
Akılda kalanlar mı?

  • Mahmutbey gişelerinde karşılaştığımız ve Harley Davidson’u ile Bulgaristan’dan gelecek Harley’cilere rehberlik yapacak olan vatandaşın trakya aksanı ile konuşmasına çok güldük.
  • Yavuz arkadaşımız, önceki akşam Sting’in verdiği konserde sahneyi yapan ekibin başında bulunduğundan ve kendi ifadesine göre yağmur altında iki gün uyumadan çalıştığından ayakta uyuma halindeydi. Neyse ki motorda uyuma haline geçmedi.
  • Beklenmeyen bir motor arızası, daha gezinin başında motoru bozulan arkadaşlara iki buçuk gün, diğerlerine bir gün kaybettirdiğinden, kalan bölümde, günde daha fazla yol yapmamız ve daha az mola vermemiz gerekti. Motoru bozulan arkadaşlar rekorlara imza attı.
  • Daha önce kıyısından geçipte içine girmediğimiz Metsovo’yu çok sevdik. Yunanistan’ın orta ve dağlık bölümünde yer alan, yemyeşil ormanların içinde yamaca yaslanmış hatta yamaçtan sarkmış gibi duran küçük dağ köyünü kabaca bir benzetme ile bizim Safranbolu’ya benzettik. Yüksek ağaçların gölgesindeki bahçesinde yemek yediğimiz restaurant çok keyifli, kuzu kapama da gerçekten çok lezzetliydi.
  • İtalya’ya kalkan feribotlara ya Patras’tan ya da daha kuzeydeki İgoumenitsa’dan biniliyor. 1.000 civarında araç alan bu dev feribotlarda ise yok yok. Yüzme havuzundan, güneşlenme teraslarına, bar ve diskolardan çeşit çeşit restaurantlara kadar herşey var. Ve hatta internet cafe ve sinema bile.
  • Feribottan indiğimiz yer olan Ancona’nın liman bölümü, limanı yüksekten çevreleyen eski binaları ile bana oldukça kasvetli geldi.
  • İtalya’da otobanlar çok pahalı ve değişik tahsilat sistemleri var. Bazılarında girişte bazılarında sonunda para ödeniyor. Bazılarında ise tahsilatlar otomatik. Önce bileti veriyorsunuz, açılan bölüme para konuyor. Sonra para üstü yine bir bölmeye dökülüyor.

Bazılarında ise sepete benzer bölmeler var.

  • Bologna’da verdiğimiz molada, “buraya özgü ne yiyebiliriz?” sorusuna garsonun cevabı tabi ki “spagetti bolonez” oldu. Tarihi meydanı ve heykelleri ile ünlü çeşmesi ve büyük tarihi binalarıyla tipik bir İtalya şehriydi Bolonga.
  • Genova-Cannes arası her ne kadar haritada kısa bir mesafe gibi gözüküyorsa da aldanmamak lazım. Zira otobanı terkedip sahilden gitmek oldukça vakit alıcı birşey.
  • San Remo’da, bahçesindeki yüksek palmiye ağaçları ve neredeyse 5 metrelik yüksek tavanlı şık odaları ile bir zamanların ünlü bir malikanesine benzeyen otelimiz çok şıktı.  Yaşlı bir çift tarafından işletilmekte olan otelde kahvaltı konusunda bu kadar şanslı değildik. Sadece bir kruasan ve küçük kutularda marmelat vardı. Zaten çaylar hep sallama.
  • Monte Carlo’nun girişteki yüksek seyir terasından manzarası etkileyici. Formula 1 yarışının yapıldığı caddelerde motor sürmek de bir o kadar ilginç ve eğlenceli. Hele de yarışın en hızlı bölümü olan tünel bölümünde gazı açmak…
  • Nice, tahmin ettiğimden büyük bir şehir çıktı. Napoli’nin oldukça zengin hali de denebilir. Sahil boyunca yer alan plajı ve yürüyüş bisiklet yolları gün boyu renkli görüntülere sahip.
  • Cannes ise daha sıcak kanlı. Belki daha küçük bir şehir olmasındandır. Limanın açığında Atatürk’ün yatı olan, son zamanlarda özel bir girişimciye kiralanmış Savanora demirlemiş beklemekte. Sanırım Vakko’nun düzenlediği Cannes-Çeşme yelken yarışının startını bekliyor. Bu sene deniz sezonunu Cannes’da açıyoruz. Deniz suyu buz gibi, insanı kendine getiren cinstendi.
  • Grasse-Verdon-Grenoble yolu dağlık bir bölgede önce tırmanılan ardından da derin vadilerden ve yemyeşil ovalardan geçilen bir yol. Yol üzerindeki Sisteron’un sıradışı ortaçağdan kalmış gibi görünen yapıları çok etkileyici. Verdon’da vadinin içinde sıkışmış küçük bir kasaba, sanki eskide donup kalmış gibi.
  • Grenoble’e yaklaştıkça etrafı alplerin yüksek zirveleri ile çevrili, bir çan kulesi ve kilise etrafında, küçük tepelerin üzerinde kurulmuş köylerden ve çiftliklerden geçmek çok keyifli.
  • Geride kalan arkadaşlarla tekrar buluştuğumuz Albertville’de bol bol Türk var. Küçük şehirdeki dört adet dönercinin tamamı da Türkler tarafından işletiliyor. Akşam erken saatlerde sanırım herkes evine çekiliyor, zira ortalıkta kimse kalmadığı gibi yemek yiyecek bir yer bulmak da ciddi bir sorun. Ama sabah erken saatlerde şehrin aslında ne kadar canlı  olduğu konusunda bizi şaşırtan bir kalabalık ortaya çıkıyor. Ama buralarda sanırım zaman oldukça bol, herkes ve trafik son derece sakin hareketler içerisinde.
  • Fransa’dan ayrılmadan önce son ziyaret ettiğimiz son  yer olan Chamonix, Avrupa’nın en yüksek tepesi olan Mont Blanc’ın eteklerinde. 1.035 m. yüksekliğindeki bu kasabanın herhalde tüm geliri turizmden. Arkada heybetli bir şeklide yükselen Mont Blanc ise 4.808 m. Yamaçlardaki buzullar ise özellikle benim gibi daha önce buzul görmemişler için son derece ilginç. Gri-mavi renkleri ile yamaçlardan akarken donmuş çığ gibi.
  • İsviçre’ye girişte de çıkışta da sadece küçük gümrük kapıları var. Evrak falan görmek istemedikleri gibi, motordan dahi inmeden geçtik.
  • İsviçre’de otobanları kullanabilmek için benzincilerde bile satılan ve fiyatı 40 CHF olan otoban pulu almak ve ön cama yapıştırmak gerekiyor.
  • Åžehir aşağıda uçaktan bakılıyormuşcasına  küçücük göründükten sonra, dik yamaçlarda kurulu üzüm bağlarının arasından inen yolla, İsviçre’nin en güzel şaraplarının üretildiği Martigny’e ulaşılıyor. Bağlar o kadar dik yamaçlarda ki, bağ çalışanları kendilerini yukarıya bağladıkları iplerden sarkarak çalışıyorlar. 
  • 4.477 m. yüksekliği ile Zermatt’tan izlenen ve bir piramiti andıran Matterhorn’un zirvesi, şapkayı andıran bulutuyla çok heybetliydi.
  • Rhone nehrini izleyip, pencere ve balkonlarından rengarenk çiçeklerin fışkırdığı ahşap evleriyle ve sivri çan kuleli kiliseleriyle küçük köy manzaralarından sonra tırmanılan  Furka Pass tam 2431m. yükseklikte. Bu yükseklikte bitki örtüsü hemen hemen kalmıyor. Mola verdiğimiz seyir yerinin hemen yanında büyük bir buzul daha var.
  • Adı üstünde, iki gölün arasına bulunan İnterlaken’e gitmek için Susstenpass adındaki bir başka geçitten daha geçmemiz gerekti. Üstelik aynı yoldan bir de geri döndük. 3.503 m.lik Sustenhorn ile 3.023 m.lik Wendenhorn’un arasından giden yol son derece virajlı ve dik.

Yollarda rastladığımız bisikletçilerin içinde 60-65 yaşında olanlar var.

  • Gezi boyunca geçtiğimiz belki yüzden fazla tünelin en uzunu Andermatt’ı Güney

      İsviçre’ye bağlayan Gotthern Tüneli, tam 16,5 km. sağnak yağmurdan ıslanmış olarak       
      girdiğimiz tünelden nispeten kurumuş olarak çıkıyoruz.

  • Güney isviçre’de yani italyan bölgesi’nde İtalyanca konuşuluyor. Sınırda yer alan Lugano aynı adla anılan yemyeşil tepelerle çevrili bir gölün kıyısında. Kuğular ve çeşitli kuşlar kıyılarda süzülürken, arkadan geçen küçük vapur manzarayı tamamlıyor.
  • Lugano’dan Como gölüne geçerken yine gümrük noktası karşımıza çıkıyor. Yine motorun üzerinden inmeden selamlaşmak yeterli.
  • Como gölü bir defa daha bir hafta sonu kaçamağı için bizi çağırıyor gibi. Kıyısındaki Como şehrinde 3.000 e yakın Türk olduğunu öğrenince çok şaşırıyoruz.
  • Venedik ise her zamanki turist kalabalığı ile karşılıyor bizi. Hava bunaltıcı bir şekilde sıcak ve kanallar gondollarda meraklı gözlerle etrafı seyredenlerle dolu. Hediyelik eşya dükkanlarındaki cam eşyalar, alışveriş meraklısı olmayanlar için bile cezbedici.
  • Geri dönüşün en keyifli yanı ise artık garsonun “konstantinopoli” diye gülerek bizi karşıladığı, siparişi ise “sen biliyorsun, getir” diyerek verdiğimiz Agora Ouzeri. Yani Agora Meyhanesi. Sadece et mezesi mi, balık mezesi mi diye soruyor ve ardından ziyafet başlıyor. Saganaki her zamanki gibi lezzetin doruğunda. Bu sefer ızgarada ekşili mantar da en akılda kalıcılardan. Kapanış irmik helvası ve dondurma ile.
  • Türkiye sınırında bizi bir sürpriz bekliyor. Orta Almanya tatile girmiş ve arabalarına eşyalarını istifleyerek hazır bekleyen gurbetçi vatandaşlarımız start almış gibi yollara düşmekle kalmamış, İpsala gümrüğüne de yığılmış yüzlerce araba. Neyse ki motosikletlere sıra yok biliniyor. Homurdanan bir iki kişi ile de dalaşmıyoruz.
  • Ama ince gözlükleri üzerinden bir bilgisayar ekranına, bir pasaporta bakan, her tuşa basarken önce bir düşünen görevli amcadan da yaklaşık yarım saatte kurtulmayı başarınca bayraklar kırmızı oldu. Son mola Tekirdağ’da.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde güneş batarken bir macera daha sona eriyor. Boğaz manzarasında, keyif yorgunlukla elele…
25.06.2006  

AN INVITATION FROM NATURE – II

VancouverAs everyone can guess, we went to drink a pub like the all others after dinner. We had nothing to do else. However we had a good time with a man who was an insurance agent and met us in that pub. Next day, we started to ride without having a breakfast. I thougth that we could find a place along the road. But there was no place looks like that until Lyton. We were hungry and the weather was really cold. Even it has started to slitely rain. We bougth some cakes and fruit juice for breakfast from the supermarket that we could hardly find open and after we ate them in front of the supermarket we set off again.

There was an exciting place to see on the way. When the sun climbed up over the hills we got in to a canyon. A large river is called “Frasier” was flowing in the middle. We were also flowing on the road faster than the river. Then we saw the huge rocks tightened the river in to a 35 meters wide gorge and the river get crazy. It was “The Hell’s Gate”. Twice the volume of water of Niagara Falls surge through (200 million gallons) in every minute. There was an airtram cossing to the other side. And a surprise for us; a long long cargo train with it’s 156 cars was running along the river. There was a tram cossing to the other side.

After an hour riding we got down to the green plain again. I didn’t see any other geography that changes completely as fast as like that. Need to have a break and laying down under the flying white clouds like meditation. Then we arrived in Vancouver riding through in the willages, towns, ranges. The last parts of the tour has always some confidence, because you are already achieved. And it has a little bit sadness, because it’s over. You are always tired but you take a deep breath and feel super despite everything. You always start to thing the next one.

AN INVITATION FROM NATURE

Surely, nobody wants to be far from his motorcycle who is an enthusiast of it.  Especially in a country that is famous with its wounderful nature. To live without riding a long time in this kind of country is like a bird in a cage. Actually I’am trying to explain my feelings before I finally rented a motorcycle after five  months in Canada. So, when I was ready to start the trip that I’d planned, I was really excited.

I’d planned to start from Vancouver and to continiue through Squamish, Whistler, Pemberton, Lillooet, Lyton, Hell’s Gate and Vancouver again in two days. This was an interesting loop that I could have a good chance to see the varieties between different parts of British Columbia. I also had a passenger who is really interested in nature of Canada like me.

So, not doing care to cloudly weather, we started to ride to the north.  I wasn’t riding so fast because I wanted to feel the wind along the rain forest. Our first stop was in a small cafe near an old mine that is using as a museum anymore around Squamish. But more amazing thing than the mine was a hut with its an old blue bus as a kichen. In this short brake we were also taken a photograph in front of the beautiful scene.

After the brake I rode to Whistler. Whistler is one of the famous skiing centers of B.C. There are also some small scenery lakes to where a lot of people from Vancouver go and spend their holidays because of very near to Vancouver. When we arrived in Pemberton, the sun has changed its mind and started to shine. We were also hungry a lot.  So it was a good chance for us to eat something in a small lovely cafe with full of trees.  

There is no dubth, the best part of the trip begun after the break. I’d visited many place around Vancouver before but I fell in love to the road with increadible scenery between Pemberton and Lillooet. Real wild nature. I’ve felt as if a bear would appear suddenly in every curve. There was a huge water fall (Nairn Falls) which were calling us very near to the road. We were able to hear but we weren’t able to see. I asked to Simon to wanted to see it. He replayed me “I’m easy”. So, I didn’t want to lose this opportunity and we left the motorcycle near the road and started to walk to the fall along the mad river. It didn’t take us more than five minutes to arrive at. In the time that we were there just near the water fall, I’ve not only tried to listen the sound and feel the power of the water but also taken many pictures with my camera. It was great.

We often took short breaks to see the scenery till Lilooet. When we arrived in Lillooet, a big surprize was waiting us. On the contrary an increadibly green scenery, Lilooet was a really old small mining town that was situated in an arid valley. First, we passed through the town till the end. Than we turned back and tried to fine a pansion or hotel room. There wasn’t so many choice because almost all the buldings were on the main street and there was only couple of hotel . We chose one of them and took a room key from the reception that was a grocery at the same time and left our back packs in the room. As walking aroud the town we’ve most sorried about teenagers who have not to do in this small town. There were some metal staf about agriculture in front of the small museum. There is also a metal box that has been used as a jail.

KASTAMONU MAHMUTBEY CAMİİ

Kastamonu’dan Daday’a giden yol üzerinde bir köy var ismi Kasaba. Bu köyde küçük ama içine girildiğinde ahşap işçiliği ile görenleri büyüleyen küçük bir Selçuklu camisi var. Her ne kadar ismi Mahmutbey Camii ise de yörede bulunduğu yerden dolayı Kasaba Camii diye anılıyor.

 Çandarlı Adil Bey’in oğlu Emir Mahmut tarafından 1366 yılında yaptırılmış. El oyması işlemeli kapı bir sanat harikası. Üstelik, bu kapı gerçeğinin bir kopyası. Gerçeği ise daha önce üç kere çalınıp her defasında çeşitli antikacılarda ele geçirildiğinden artık Kastamonu Etnoğrafya Müzesi’nde saklanıyor.

Kapının üzerindeki kitabede “Mescitler Allah’a aittir.Orada Allah’tan başkasına tapılmaz” kapı girişinde de bu eseri yapanın “Nakkaş Mahmut oğlu işçi Abdullah” olduğu yazıyor.

Caminin tavanında muhteşem bir ahşap işçiliği kullanılmış. Ahşap tavan, çivi kullanılmadan birbirine geçme parçalardan yapılmış, hem son derece süslü, hem de son derece sağlam. Rivayet’e göre Mahmut Bey burayı yapan ustaya, “Çivi kullanma ki, dağların neminden, rüzgarların gamından yorulup, paslanıp güçten takatten düşmesin. Kendisiyle birlikte tavanı çökertmesin. Bütün dağlar ve ormanlar emrindedir, istediğin ağacı seç ve kes. Öyle bir tavan yap ki, gökkubbe ayakta kaldıkça yıkılmasın’ demiş.

 

Mahmut Bey Cami 

Atlantik Kıyısı Beyaz

Essaouria, FasMarakeş’ten batıya gidildikçe önce toprak sonra binalar kızıldan beyaza dönmeye başlıyor. Kıyıya varıldığında ise bembeyaz binaları ve geniş, uzun kumsalına vuran iri dalgaları ile sörfcülerin cenneti Essaouira size gülümsüyor.
Küçük bir balıkçı şehri burası. Yine yüksek binalar yok. Sahil alabildiğine geniş ve uzun. Eski şehir kısmına büyük bir meydandan giriliyor. Güneş beyaza boyalı binalardan yansıyarak göz kamaştırıyor. Medina denen eski çarşı labirent gibi ve çok hareketli. Galiba  şehrin pazarına denk geldik. Aslına rastlamadım ama satılan kartpostallarda seyyar dişçilerin fotoğrafları var. Bir tezgah üzerinde yüzlerce diş.
Küçücük sıralı dükkanlarda sebze meyve satıcıları, kasaplar, deniz mahsulü satanlar, şekerlemeciler ve daha ne ararsan var. Aralardaki müzik dükkanlarından ise Afrika nameleri yükseliyor. Genellikle perküsyon ağırlıklı ve modernize edilmiş müzikler.
Limanda ise balıkçı tekneleri sanki birbirine geçmiş. Direkler, vinçler, ağlar ve malzemeler iç içe. Balıkçı barınağındaki maviEssaouria, Fas sandallar hiç fotoğraf çekmemişler için bile kolay bir malzeme. Onlarcası birarada öylece güneşleniyorlar.
Eski çarşıda turistler tarafından en çok rağbet gören hediyelik eşyalardan biri de folklorik müzik aletleri. Bir çoğu evine buradan alacağı bir darbukayı ya da adını bilmediğim değişik şekillerdeki çalgıları götürmek için pazarlık yapıyor. Pazarlıksız fiyatları da çok ucuz aslında ama 100 dirhem’e satılan bir şeyi 10-15 dirheme almak mümkün.
Bir de kapıların önünde oturup, tembel tembel etrafı seyreden yaşlı amcalar var. Üstlerine giydikleri cübbelerinin kapşonları içinden etrafa bakıyor ya da küçük bir şekerleme yapıyorlar. Fotoğraflarını almak kolay değil zira bundan pek hoşlanmıyorlar. 

Slide Show için lütfen tıklayınız.

İki Kilise Üstüste

Samatya Ayios Minas KilisesiSamatya’da ana cadde üzerinde 1830’larda yapılmış bir kilise Ayios Minas Kilisesi. Bu kilisenin altında, bilmeyenlerin farketmesi imkansız olarak yolla aynı seviyede bulunan eski bir bizans kilisesi kalıntısı daha bulunmakta. Kalıntı, halihazırda bir atolye olarak kullanılıyor. Daha önce kömürcü, tamir atölyesi olarak da kullanılmış. En son çelik kapıcı idi. . Kilisenin ambulatuarının küçük bir kısmı ise bitişikteki kahvenin içinde kalıyor. 4.ve 5.yüzyıldan kalma olan, dolayısıyla şehrin belkide en eski kilisesi olan yapının Ayii Karpos ke Papylos Martirion’u olduğu saptanmış. Adı, zamanla karıştırılarak, (Rumlar arasında) “Polykarpos” haline de gelmiş.

Kilise özel mülk, kiracıların ifadelerine göre eski Türkçe yazılı ve tuğralı tapular varmış. Murat Belge’nin değerlendirmesine gore Bu el değiştirme herhalde oldukça eskilerde gerçekleşmiş ve yukarıdaki Ayios Minas’ın yapılması izni belki de bu tuhaflığı telafi etmek için verilmiş. Böylece, bir kilisenin kubbesi üstünde bir başka kilise inşa edilmiş oluyor.

Kızıl Şehir Marakeş

Bizde Fas, Avrupalılarda Marok

Osmanlıların ulaşamadığı tek Kuzey Afrika ülkesi olduğundan mıdır bilinmez hep magrip yani batıdaki memleket olmuş. Yerel adı Al Mamlakah al Maghribiyah ya da kısaca Al Maghrib.  

MarakechNüfusun büyük bölümünü berberiler oluşturuyor. Berberilerin 2500 yıl önce Kafkasyadan göçtüğü biliniyor. Ana dil arapça ve halkın hemen hepsi müslüman olmasına karşın, diğer Kuzey Afrika ülkelerindeki gibi araplaşmamışlar. Bir parlemento var ama kral her türlü yetkiye sahip. Buna rağmen oldukça batılı ve modern bir yönetim olduğu anlaşılıyor.

Her Şehrin Rengi Var
En etkileyici şehir, ilk başkent Marakeş. Adım attığınız andan itibaren büyücülerin, yılan oynatıcılarının bu kızıl şehri insanı büyülüyor. Hemen hemen hiç yüksek bina yok. Bizim alıştığımızın tersine kalın köşeli kulelere banzayan minareleri ile camiler her yerden seçiliyor.  Camilerse kubbesiz yani çatılı. Ama en önemlisi tüm binalar, hatta şehri çevreleyen surlar bile yavruağzı renginde. Özellikle akşam güneş batarken tüm binaları da kızıla boyuyor. Bu renk bölgede demir bakımından zengin topraktan kaynaklanıyor. Eski binalar ve surlar samanla sıkıştırılmış topraktan yapılmış.
Marakeş dümdüz bir alanda kurulu, merkezinde 65 m.lik minaresiyle Koutubiye Camii ve hemen yakınında da Jemaa El Fna meydanı bulunuyor. Meydanın yanında ise eski şehir anlamına gelen “medina”. İşte renklerin, seslerin ve hayatın birbirine karıştığı yer de burası.
Meydan akşama doğru hareketleniyor. Akrobatlar, yılan ve maymun oynatıcılar, hikaye anlatıcıları, çalgıcılar ne ararsan mevcut. Falcılar ve kadınların ellerine kına ile dövme yapanlarda var. Bir bölümünde ise seyyar lokantalar kuruluyor. Geleneksel yemekleri “tajin” de var, salyangoz da. Tabi hijyen falan hak getire.
Medina’ya dalmak, rengarenk bir karmaşada kaybolmakla aynı anlama geliyor. Gerçekten kaybolmak çok kolay. Daracık sokaklarda kalabalığın arasında yürümek çok zorsa da  bisiklet ve mobiletçiler hallerinden memnun görünüyorlar.
Erkekler genellikle kapşonu sivri kukuletalı uzun, cübbeye benzer bişey giyiyorlar. Bordo,
yeşil, deve tüyü renginde… Bu onları soğuktan ve güneşten koruyormuş. Aynı giysinin kadınlar için olanı da var. “Souk” denen dükkanlar bizim kapalı çarşı benzeri. Sokaklara dalınca sanki her köşede Ali Baba ve kırk haramilerle burun buruna gelinecekmiş gibi.
Bu bölgede hemen hemen herkes turistlere birşeyler satmak istiyor. Hiçbir şey satamayanlar da para istiyor. Halk genellikle fotoğraflarının çekilmesini istemese de, burada fotoğraf makinasına dokunduğunu görenler hemen gelip para istiyor. Meydandaki tüm gösteriler de turistlerden para toplamanın bir yolu.

 

Slide Show için lütfen tıklayınız

Alman Çeşmesi

Alman ÇesmesiAlman Çeşmesi, diğer meydan çeşmelerinden farklı görünümüyle Sultanahmet Meydanı’nda yer almakta. Bu alanda eskiden hipodrom varmış, çeşme de onun kuzey ucunda.

Çeşme,Bağdat-İstanbul demiryolunun Almanlar tarafından yapıldığı yıllarda, Alman İmparatoru II.Wilhelm tarafından, II.Abdülhamit ile aralarındaki dostluğun bir simgesi olarak armağan edilmiş. 1898’in yaz aylarında yapımına başlanan çeşmenin, II.Abdülhamit’in 25.culüs (tahta çıkma yıdönümü) törenlerinde (1 Eylül 1900) açılması planlanmış, ancak yetişmeyince, 27 Ocak 1901 (II.Wilhelm’in yaşgünü) tarihinde açılmış.

Sekizgen planlı olan çeşmenin planı, Kayser II.Wilhelm’in özel danışmanı mimar Spitta tarafından çizilmiş. Değerli taşlarla süslenen metal çatısı ve mermer parçaları, İstanbul’a gemiyle getirilmiş ve burada birleştirilmiş.Çeşme daha çok Alman neo rönesansı denilebilecek “rundbogenstil” çizgisindedir.