Kızıl Şehir Marakeş

Bizde Fas, Avrupalılarda Marok

Osmanlıların ulaşamadığı tek Kuzey Afrika ülkesi olduğundan mıdır bilinmez hep magrip yani batıdaki memleket olmuş. Yerel adı Al Mamlakah al Maghribiyah ya da kısaca Al Maghrib.  

MarakechNüfusun büyük bölümünü berberiler oluşturuyor. Berberilerin 2500 yıl önce Kafkasyadan göçtüğü biliniyor. Ana dil arapça ve halkın hemen hepsi müslüman olmasına karşın, diğer Kuzey Afrika ülkelerindeki gibi araplaşmamışlar. Bir parlemento var ama kral her türlü yetkiye sahip. Buna rağmen oldukça batılı ve modern bir yönetim olduğu anlaşılıyor.

Her Şehrin Rengi Var
En etkileyici şehir, ilk başkent Marakeş. Adım attığınız andan itibaren büyücülerin, yılan oynatıcılarının bu kızıl şehri insanı büyülüyor. Hemen hemen hiç yüksek bina yok. Bizim alıştığımızın tersine kalın köşeli kulelere banzayan minareleri ile camiler her yerden seçiliyor.  Camilerse kubbesiz yani çatılı. Ama en önemlisi tüm binalar, hatta şehri çevreleyen surlar bile yavruağzı renginde. Özellikle akşam güneş batarken tüm binaları da kızıla boyuyor. Bu renk bölgede demir bakımından zengin topraktan kaynaklanıyor. Eski binalar ve surlar samanla sıkıştırılmış topraktan yapılmış.
Marakeş dümdüz bir alanda kurulu, merkezinde 65 m.lik minaresiyle Koutubiye Camii ve hemen yakınında da Jemaa El Fna meydanı bulunuyor. Meydanın yanında ise eski şehir anlamına gelen “medina”. İşte renklerin, seslerin ve hayatın birbirine karıştığı yer de burası.
Meydan akşama doğru hareketleniyor. Akrobatlar, yılan ve maymun oynatıcılar, hikaye anlatıcıları, çalgıcılar ne ararsan mevcut. Falcılar ve kadınların ellerine kına ile dövme yapanlarda var. Bir bölümünde ise seyyar lokantalar kuruluyor. Geleneksel yemekleri “tajin” de var, salyangoz da. Tabi hijyen falan hak getire.
Medina’ya dalmak, rengarenk bir karmaşada kaybolmakla aynı anlama geliyor. Gerçekten kaybolmak çok kolay. Daracık sokaklarda kalabalığın arasında yürümek çok zorsa da  bisiklet ve mobiletçiler hallerinden memnun görünüyorlar.
Erkekler genellikle kapşonu sivri kukuletalı uzun, cübbeye benzer bişey giyiyorlar. Bordo,
yeşil, deve tüyü renginde… Bu onları soğuktan ve güneşten koruyormuş. Aynı giysinin kadınlar için olanı da var. “Souk” denen dükkanlar bizim kapalı çarşı benzeri. Sokaklara dalınca sanki her köşede Ali Baba ve kırk haramilerle burun buruna gelinecekmiş gibi.
Bu bölgede hemen hemen herkes turistlere birşeyler satmak istiyor. Hiçbir şey satamayanlar da para istiyor. Halk genellikle fotoğraflarının çekilmesini istemese de, burada fotoğraf makinasına dokunduğunu görenler hemen gelip para istiyor. Meydandaki tüm gösteriler de turistlerden para toplamanın bir yolu.

 

Slide Show için lütfen tıklayınız

Alman Çeşmesi

Alman ÇesmesiAlman Çeşmesi, diğer meydan çeşmelerinden farklı görünümüyle Sultanahmet Meydanı’nda yer almakta. Bu alanda eskiden hipodrom varmış, çeşme de onun kuzey ucunda.

Çeşme,Bağdat-İstanbul demiryolunun Almanlar tarafından yapıldığı yıllarda, Alman İmparatoru II.Wilhelm tarafından, II.Abdülhamit ile aralarındaki dostluğun bir simgesi olarak armağan edilmiş. 1898’in yaz aylarında yapımına başlanan çeşmenin, II.Abdülhamit’in 25.culüs (tahta çıkma yıdönümü) törenlerinde (1 Eylül 1900) açılması planlanmış, ancak yetişmeyince, 27 Ocak 1901 (II.Wilhelm’in yaşgünü) tarihinde açılmış.

Sekizgen planlı olan çeşmenin planı, Kayser II.Wilhelm’in özel danışmanı mimar Spitta tarafından çizilmiş. Değerli taşlarla süslenen metal çatısı ve mermer parçaları, İstanbul’a gemiyle getirilmiş ve burada birleştirilmiş.Çeşme daha çok Alman neo rönesansı denilebilecek “rundbogenstil” çizgisindedir.   

Arap Camii

Arap CamiiKaraköy Perşembepazarı’nda Galata Mahkemesi sokağından girince karşımıza çıkan, çan kulesine benzeyen minaresinin üzeri külahlı yapıdır.

Karaköy Perşembepazarı’nda Galata Mahkemesi sokağından girince karşımıza çıkan, çan kulesine benzeyen minaresinin üzeri külahlı yapıdır.Halk arasında; 8.yüzyılda Arapların şehri kuşattıkları sıralarda arap komutanı Mesleme bin Abdülmelik tarafından yaptırıldığına inanılıyor. Halbuki, hem binanın latin etkileri olan gotik tarzdaki yapısı, hem de Bizans Sanatı uzmanı Prof.Dr.Semavi Eyice’nin de savunduğu gibi Arapların kuşatma sırasında Galata’yı hiç alamamış olmaları, binanın aslında eski bir kilise olduğunu daha fazla düşündürüyor.

Cenevizliler, Galata’yı koloni haline getirdikleri 13.yüzyılda, Aziz Dominik  adına bir katedral olarak yaptırmış olmalılar. Nitekim, 1913 yılında yapılan tamiratta, zeminden kitabeli ve armalı latin mezar taşları çıkmış ve Arkeoloji Müzesi’ne taşınmıştır.1475 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülen yapının adının, 1492 yılında Endülüs’ten göçeden Arapların cami etrafında yerleşmelerinden geldiği düşünülüyor.

Beş bin kişilik kapasitesi olduğı söylenen caminin geniş avlusunun ortasında, II.Mahmut’un kızı Adile Sultan’ın yaptırdığı bir şadırvan bulunmakta. Avluya bakan duvara bitişik türbenin ise Mesleme bin Abdülmelik’e ait olduğuna inanılıyor. 

Anemas Zindanı

Anemas ZindanıAnemas Zindanı: Adını Bizans İmparatorluğu’nun Arap bir komutanından almış olduğu söylenen zindan surların, Haliç kıyısında bitipte Topkapı’ya döndüğü yerde bulunur. Arap idaresindeki Girit’i uzun süre savunan Abdülaziz el-Kuturbi Kandiya’nın düşmesi üzerine esir düşmüş ve getirildiği Byzantion’da Hristiyanlığı kabul etmiştir. Oğulları ise Bizansın komutanları olmuştur. Yüksek rütbeli bir asker olan Mihael Anemas İmparator Kommenos’un devrilmesi komplosuna karışınca yakalanarak gözlerine mil çekilme cezasına çarptırılmıştır. Ancak kendisine ilgi duyan Kommenos’un kızı Anna Komnena onun kör edilmesini engelleyerek, bir kuleye kapatılmasını sağlamıştır.  

Burası "karaoğlan” ve “malkoçoğlu” benzeri türk filmlerinin de değişmez mekanı olmuştur. Üzerinde İvaz Efendi Cami’nin bulunduğu terastan dört köşe bir çukurdan merdivenle inilen ve 3 katlı olduğu anlaşılan yapı, dışarıdan surların bir parçası gibi görülmekte. Ben gezdiğimde içerisi karalık ve hiç de güvenli değildi. Özellikle rehberlik yapan mahallenin gençleri. Ama sanırım yakın bir zamanda bir restorasyon geçirdi. Umarım düzelmiştir.

Dönerek inen bir koridordan geçilip, etrafında kemerli kapılarıyla yanyana dizilen hücreler bulunan 60-70 metrelik başka bir koridora giriliyor. Korkunç bir labirent gibi. Surlardaki İsaak Angelos Kulesi’nin yanındaki Anemas Kulesi’ne de zindandan girip üst katlara tırmanmak mümkün.

BOZKIR VE BEN

Zaman zaman bozkıra gittiğimi kimi arkadaşlarım bilir. Geçenlerde, yine bir vesile ile bozkıra yolum düştü; Kayseri ve Kırşehir gibi iki kutlu mekanı bir kez daha ziyaret etme imkanı buldum. Doğal olarak, her zamanki gibi, yine derin düşüncelere düşeyazdım.

Bozkır, havasından mıdır, suyundan mıdır yoksa genlerimde taşıdığım arkaik kodlardan mıdır nedir bilinmez, beni hep etkiler ve kendine çeker. Oysa çoğu insana göre bozkır kuraklık ve kıraçlık ifade eder. Bozkır, idrakimizde canlılık anlamını içermediğinden ilgilenilecek ve özlem duyulacak bir yer olarak da görülmez. Ama bende hiç de öyle hisler oluşturmuyor bozkır; ben ona adeta özlem duyuyorum. Bozkıra ulaştığımda kendimi ruhen ve bedenen özgür hissediyorum. Hele bir de bu bozkırın ortasında, kıyısında, köşesinde Aksaray’daki Hasan Dağı ya da Kayseri’deki Erciyes Dağı gibi ulu bir de dağ varsa, değmeyin keyfime, âbâd oluyorum.

Kimileri bozkırı adlandırmak için bir ara dilimizde step kelimesini de kullandılar; ama bu ödünç alınan kelime tutmadı ve bir kenara atılıp unutuldu. Zira, bozkır stepten daha derin anlamları barındırıyor içinde. Bozkırın, hep bir yanıklığın, hep bir maddi yoksulluğun menbaı olduğu düşünüldü durdu; künhüne vakıf olunamadı, hakkıyla anlaşılamadı. Oysa yemin, bin kere yemin olsun ki bozkır, ruhun halas bulduğu bir vahadır. Zaten tarihimiz boyunca da hep öyle olmamış mıdır? Bu savı doğrulamak için atayurduna ve anavatana bakmak yeterli olacaktır; çünkü medeniyetimiz ve büyük devletlerimiz hep bozkırda kurulmuştur!

Son bozkır gezim beni bazı düşüncelere sevk etti. Kırşehir’de Ahi Evran Zaviyesi’ni, Âşık Paşa’nın türbesini, Caca Bey Mederesesi’ni, Kayseri’de de Gıyasiye ile Şifahiye medreselerini etraflıca dolaştım; onların yanlarında zaman geçirdim, onları soludum. Düşündüm ki, bozkır medeniyetimizin katalizörü.

Düşünsenize! Anadolu topraklarından başka Ortaasya hariç ciddi bir bozkır kültürü olan ya da bozkırı olan başka bir coğrafya daha var mı dünya üzerinde? Bozkır, bizim medeniyetimize özel bir durum ve yaşam biçimi olmuş. Doğu’dan, ta uzaklardan, güneşin doğduğu yerlerden Horasan’dan, Semarkant’tan, Merv’den ve daha bilmem nerelerden ariflerce, ulularca atılan kor parçaları hep Anadolu’nun bozkırına düşmüş ve ortalığı alaca bir ahenge bürümemiş miydi? Eski adıyla od, ateş bozkır insanını yuğmuş, aydınlatmış ve yürekleri yakmamış mıydı? Keza, Mevlana, Ahi Evran, Hacı Bayram ya da Hacı Bektaş bu korların ta kendileri değil miydi?

Başınızı çevirip bu coğrafyaya bir bakın! Bozkır, adeta bu ariflerle ya da ne bileyim ne denebilir, bu hâkimlerce adeta doğudan batıdan kuşatılmış. Tabii bu kuşatmanın dünyevi lisanda da bir anlamı olsa gerek. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, Batı’ya bakın, Yahudi medeniyetine bakın, isterseniz uzak diyarlardaki medeniyetlere de bir bakın, Hint ve bizim medeniyetimiz dışındaki uygarlıkların hiç birinde, insanî oluşum ile ruhî oluşumu kaynaştırabilmiş daha başka hiç bir medeniyet merhalesi göremezsiniz. Bizim için olduğu kadar dünya için de bu merhalenin bir anlamı olduğunu söylemek safdillik olamaz. Ancak bu devinimin bugün için durağanlaştığını ancak durmadığını içtenlikle söyleyebiliriz. Bu halita işi hayfa ki şu an için sekteye uğramıştır, yazık! Ama zamanında bu iş en iyi Anadolu’nun bozkırında yapılıyordu. Yukarıda adlarını andığım insan-ı kâmiller, bozkırın bir köşesinde hep bu işle uğraşıyorlardı işte.

Burada karşılaştırmalı bir tarih işine girecek değilim; ama bozkır dışındaki medeniyetlerin, bozkırda bunlar olurkenki hal-i pürmelallerini hepimiz biliriz. Alabildiğine karanlık ve dövüşme değil midir halleri? Oysa bozkır, bir taht-ı asudegahtır. Oraya gelen sulh bulur, yetişir, kâmil olur. Kâmil olamazsa da toplum için gereken olgunluğa kamuca eriştirilir, terbiye edilir.

Gazneli Mahmut ile İslam kültür dairesi içine giren milletimiz kadar daha başka hiç bir millet humanizma ile ahlakî öğretileri bu kadar meczedememiş, hadi günümüz dili ile söyleyelim kaynaştıramamıştır. İslam kültür dairesinde, evet, bir fikri ilerilikten söz edilebilir; bunu göz ardı edemeyiz, ama o kadar! Ancak insan ile ahlakî ve dinî öğretiyi bu derece mahir bir şekilde işlemeyi ancak bozkırın, doğudan atılan kor parçaları becerebilmiştir. Bu kor parçaları da bozkırı, adeta Kırşehir’e eskiden Gülşehir dendiği gibi gül bahçelerine döndürmüşlerdir. Bozkırdaki bu yerler sakin limanlara ulaşmaya çalışan ruh medeniyeti gemilerinin adeta seyrüsefer kerterizleri olmuşlardır. Uzaktan, yakından alimler, hâkimler akın akın gelmişlerdir. Bu alimlerin en başında Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’yi saymak en azından benim borcum olsa gerek. Ta Endülüs’ten kopup gelen Arabi, Malatya yolu ile Kayseri ve Konya’da verdiği dersleri, herhalde iaşe kaygısı ile yapmamıştı; gaye başka idi. Babası vefat eden Sadrettin Konevi’nin annesi ile de evlenerek üvey babası da olan Arabi’nin, yaratılışa ait yüksek teorik algılayışı, sonuç olarak bozkırın köşesindeki İznik’li bir alim olan Eşrefzade-i Rumi’nin aklı ve eliyle Müzekkinnüfus adlı eserinde yaşam pratiği haline dönüştürülmüştür. Bugün ebeveynlerden getirilegelinen, başka nimetlerin değil de ekmeğin yerden (çünkü ekmek staple food’dur, vazgeçilmezdir) alınıp kaldırılması ve yüksekçe bir yere konulması geleneği, insanın yaşamına duyulan derin saygının bugünkü hayatımızdaki kodlarından biri değil midir? Oysa kim bu melekenin böylesi bir geçmişi, yoğrulmuşluğu, işlenmişliği olduğunu bilir? Zaten bozkırın bu mühürleri bunun bilinmesini de istemez, yaşanmasını arzu ederdi.

Kırşehir’de Ahi Evran’nın o minicik, ancak derin anlamları barındıran taştan zaviyesinin karşısına oturup, düşünmeye başladım. Şimdi pejmürde bir parkın ortasına bulunan bu ufacık bina, nelere barınaklık etmemişti ki! Çok bilindik bir hikayedir: Fatih’in tebdil-i kıyafetle çıktığı pazar alışverişinde, esnafın birinden ikinci bir şey daha almak istediğinde, esnafın ikinciyi, başka bir esnaftan almasını tanımadan Fatih’ten istemesi, kazancı üleşmesi ve göz tokluğu anlayışı İslam anlayışı ile işte bu minicik, ancak şekliyle mütenasip bu zaviyede uygulanabilir hale getirilmişti. Bu olayı hatırladım ve bugünkü halimize acıdım!

Mevlana’nın ya da ne bileyim Yunus Emre’nin yaşam karşısındaki, insan karşısındaki tıynetini, duruşunu size ben anlatacak değilim; zaten bunu benden daha iyi bildiğinizden hiç şüphem yok. Ama işte görünen o ki, bu ruh mimarları bozkırı, sonuçta da üyesi olduğumuz medeniyeti sakin adımlarla, kolay kolay yıkılmayacak bir sağlamlıkta inşa etmişler.

Kayseri’de, şehrin hemen neredeyse tam ortasında, şanına yaraşır bir düzenleme içinde başka bir insanî anlayışın ve medeniyetimizin abidevi eseri dikili duruyor. Neredeyse dünyanın ilk tıp okullarından biri bu binalar. Sevdiğine erişemeyen Gevher Nesibe (şu ismin zerafetine bir bakınız; bugün anasının babasının ismini çocuğuna vermekten kaçınan ad verme alışkanlıklarımızla da kıyas ediniz. Zira bir Latin atasözü “nomes est omnes” der, yani ismi (o) kişinin kaderidir.) kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’den öldüğünde kendi mirası ile bir tıp okulu ile bir de hastane kurmasını ister. Gevher Nesibe’nin kısa süre sonra gerçekleşen ölümünün ardından kardeşi Keyhüsrev, tıp okulu olarak Gıyasiye’yi, okulun araştırma hastanesi olarak da Şifahiye’yi iki yıl içinde inşa ettirir. Kunt bir yapı olan bu iki bina yan yana, koyun koyunadır. Bugün Erciyes Üniversitesi’ne bağlı bir Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan 1205 tarihli bu binada din ayrımı yapılmaksızın herkese, ama herkese yönelik Hippokrat’ın da dediği gibi bir Tanrı işi olan sağıltma, şifa verme işlevi sürmüş gitmiştir. Bunun yanı sıra, bu inşa faaliyetinin ürünleri olan atalarımız diğer can taşıyan varlıkları da unutmamış, kuşların göç yolları üzerinde olan Kayseri Sultansazlığı, Kırşehir Seyfe Gölü ve daha nice yerlerde hasta kuşlar başta olmak üzere tüm canlılara sağlık verecek vakıflar da kurmuşlardır. Bu vakıfların vakfiyeleri de bugün Ankara’daki Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde medeniyetimizin gönenç belgeleri olarak durmaktadır. Binalar, sonuçta maddi yapılardır; uygarlığımızı hakkıyla anlayabilmek için asıl onların arka planındaki o ruhu görmek gerek. O ruh işte bu inşanın içinde gizlidir. İşte bu ruh, insanı anlama ve yaşatma yaklaşımının en somut, hadi bu kez de eski dilde söyleyelim müşahhas halleri değiller de nelerdir?

Evet! Batı medeniyetinin tarihen ciddi bir gelişim gösterdiğini hangi akl-ı selim görmezden gelebilir ki; sonuçta yapılan her şey insanlığın ortak değeri, kazancı değil midir? Sözü edilecek olan belki de dünyadaki iş bölümü olsa gerek. Düşünüyorum da, doğa şartlarının zorlu, çetin ve acımasız olduğu diyarlarda, insanlık, tüm bu olumsuz şartlara karşın ciddi müesseseler kurmuş, yaşatmış ve hala daha yaşatmaktadır. Demiryolları, üniversiteler ve daha bilmem neler. Ancak, bu inşa faaliyeti hep maddî dünya inşaatı olarak kalmış, felsefi alt yapı ne yazık ki insanı inşa etme ve anlama yolunda gelişmemiştir. Batı, o yüzden bir maddi inşa faaliyeti olarak da görülebilir. Oysa bozkır ve onun ortaya koyduğu evrensel duruş ruhî bir inşa faaliyetidir. Adaleti, üleşmeyi, dayanışmayı, sevmeyi ama Allah için koşulsuz sevmeyi ve saygı göstermeyi düstur  haline getirmiştir. Bozkır, İslam dininin yaşam için vaz ettiği ilahi emirleri, insan boyutunda işleyerek teoriyi pratiğe dönüştürmüş ve bunu gerçekten hakkıyla sürdürebilmiş bir medeniyettir. Kırşehir ve Kayseri’de benim gördüğüm işte bu inşanın bakiyesidir.

Ruhu yoğurmak, maddi çevreyi hakkıyla işleyebilmenin bir ön şartıdır. Bu yapılmazsa, sadece mevzi gelişmeler yaşanabilir; ama sonunda paydaşlık bilinci tesis edilmediğinden evrensel bir kaos ortamını doğurabilir. Fizik ve daha birçok alanda şahit olunan göreceli teknik ve ekonomik gelişmelere karşın, dünyadaki aç ve sahipsiz insan sayısı durmaksızın artmakta; bu gariplerin acılarına derman olunamamakta. Tüm bu gelişmeler bize, insanî bir geri plandan, insan ruhunu anlama gayretinden yoksun olunuşun, ilerlemeyi sağlayamadığını göstermektedir. Ortalıkta küskün, kaçkın, çılgın insanlar ürüyor. Bu insanlar, kendilerine önem verilmesini, adil davranılmasını, şefkat gösterilmesini bekliyorlar. Oysa, geliştirilen tekniklerle elde edilen sermayeler, adilce ve insaflıca dağıtılamadığından ve hırs ile sevgisizlikten kaynaklanan bir bencillik ile yoğrulduğundan kargaşaya doğru gidiliyor. Oysa insan ruhuna yapılan yatırım, uygarlığımızın tecrübesiyle sabittir ki her defasında katıyla geri dönüyor. Dahası şimdilerde bir furya halinde çıkış yolu olarak görülmeye başlanılan  NLP, Ennegram ve diğer kişilik gelişimi konuları Batı’daki ruhî inşa faaliyeti eksikliğinin had safhalara eriştiğini bize göstermektedir; gereksinimin farkındadırlar. Fakat Batı’da organize edilen aktiviteler insan ruhunu anlamak, geliştirmek ve insanî bir duruş sergilemek şöyle kalsın bencilliği içten içe daha da körüklüyorlar; ama henüz bunun farkında da değiller! İşte benim Kayseri ve Kırşehir’de gördüğüm, bozkır medeniyetinin bu duruşu haysiyetle sergilemiş olduğudur. Bakiyeler oradadır; sizleri bekliyorlar.

Eğer medeniyetimizde bir rönesansa kalkışılacaksa, kendimiz hakkında yeniden okumalara girişilecekse bu işin kaynağı bozkır ve onun dile getirdiği teoriler ve uygulamalar olmalıdır. Bakın ünlü felsefecilerimizden Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye adlı eserinde ne diyor: “Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır.”

Bozkır, bu rönesansa kaynaklık edecek teori ve uygulamalara sahiptir. Bu bağrı yanık, yarık, çorak ve sahipsiz gibi görünen topraklar ve bu toprakları değerli kılan, onu savunulacak kıymette tutan ruh dünyamız, sanki baharda yeşeren, ancak yazın sararan ekinler gibi insanlığa ışık tutacak fikirleri yeşertmeye ve işlemeye son derece müsaittir. Bozkırda yazları her taraf sararmış ve çoraktır; ancak siz tohumu zamanında bu toprağa atmaya görün bozkır sizi şaşırtır; çünkü toprak münbittir, bereketi ise gizli. Falih Rıfkı’nın Zeytin Dağı adlı eserinde de dediği gibi: Bozkırda su derinde ancak soğuktur. Bu soğuk ve lezzetli sudan içmek isteyenler, bozkır sizleri bekliyor.

Bozkır, bana bunları ilham ve tefekkür ettirdi işte! Az önce de dediğim gibi bozkır beni kendine çeker; ruhumu gök ile yer arasında engelsiz özgür bırakır. Ortada hiçbir görünen engel yoktur; belki çok ilerilerde görülen birkaç sorgun ya da  bir kaç beyaz badanalı kubbesi ile ziyaret, makam o kadar. Bozkırı görünüz; ruhunuzun arınması için oralara gidiniz. Hayatın gerginliğinden, sıkıntısından ve daha ne kadar sorun varsa hepsinden kurtulmak istiyorsanız bozkırı tadınız, ruhunuzun sesini dinleyiniz. Sağlam iklimi, berrak göğü ve leziz suyu sizi kendinize getirecektir. Görme, duyma, hissetme ve düşünme yetilerinize sahip olabilmeyi size sağlayacaktır; hiç şüpheniz olmasın! Zira, insan bu evrende minicik, küçücük, kalbinde ise evren küçücük minicik aksine insan büyüktür. Bu anlayışı bana verdiği gibi size de bozkır verecektir. Haydi bozkıra, kutsal yolculuğa; kulağınızda Sick and Tired adlı parça ile Anastacia olduğu halde!

Murat ÇELİK

Frej (Freige) Apartmanı

Frej ApartmanıOsmanlıların son zamanlarında, ilk bankaların görkemli merkez binalarına mekan olan, eski adıyla Voyvoda, yeni adıyla Bankalar Caddesi İstanbul’un belkide en kozmopolit yapıya sahip bölgesi Galata’da, Şişhane’den Karaköy’e uzanır. Caddenin Şişhane tarafındaki ucunda yeralan Frej (Freige) Apartmanı’nın sahipleri, Pera (Galata) halkının olağanüstü heterojen yapısını anlamak için iyi bir fikir verir:

Frej Ailesi, Lübnanlı Hristiyan Arap ve muhtemelen Maruni. Ama ailenin büyüğü Selim Hanna Frej’in babası Arap, annesi ise Amerikalı. Karısı Pauline de İstanbul’un İtalyan karışımı Levanten Ailesi, Glavani’lerin kızı.

Bina mimarisi de bir o kadar karışık unsurlardan oluşuyor. Her katın düzenlenişi farklı, heykeller, kemerler, sütunlar, yuvarlak yüzeyler, herşey var…

Saliha Sultan Sebili

Saliha Sultan SebiliSaliha Sultan Sebili : Perşembe Pazarı’ndan Kasımpaşa’ya doğru giderken, solda Unkapanı köprüsünün ayağında gösterişli bir çeşme var. I.Mahmut zamanında Ä°stanbul’un su tesisatı geliştirilmiş, Beyoğlu tarafının suyu da bu dönemde esaslı olarak sağlanmıştır. Ortasında bir çeşme, yanlarda iki sebil bulunmakta. Diğer meydan çeşmelerinden farklı olarak beşgen bir planı var. Ön tarafının çok süslü arka tarafının sade olması bir zamanlar köşe çeşmesi olabileceği düşüncesini uyandırıyor. Hikaye’ye göre fakir bir ailenin kızı, küçük bir çeşmeden su doldururken testisini kırmış.Oradan geçmekte olan IV.Mehmet’in karısı Rabia Gülnuş Valide Sultan, ağlamakta olan küçük kızı görmüş ve testinin parasını vermek istemiş. Ancak kız testiye değil, böyle bir işi beceremediğine ağladığını söyleyince, çok hoşuna gitmiş ve onu saraya aldırmış. Eğitimi ve terbiyesiyle ilgilenmiş. Büyüyünce de kızkardeşinin oğlu II.Mustafa ile evlendirmiş. O da buraya şanına uygun bir çeşme yaptırmak istemiş. Ancak birtürlü bitirilemeyen çeşme, oğlu I.Mahmut tahta geçtikten sonra (1732-1733) Kayserili Mustafa Ağa’ya yeniden yaptırılmış.

Filmin Adı İtalya

Ne zaman ki motoru çalıştırıp gaz açılıyor, işte o zaman sihirli bir dünya yutuyor sanki seni. Onca hazırlık, plan, vizeler, triptik, sigortalar, yol haritaları, onca heyecan, yerini o anda dönmeye başlayan bir filmin ilk karelerine bırakıyor. Her karede, bir öncekinin geçtiğine üzülerek ve her birinde bir sonrakine ulaşmanın merakıyla dolu.

Kankaların sürpriz uğurlamalarının ardından film 06.30 da Mahmutbey gişelerinde başlıyor. Başrolde üç BMW var bu kez. Geçen sefer Yunanistan’ı bir defa altüst ettiğimiz için, oyalanmadan İtalya’ya ulaşmak hedefimiz. Bunun için en çabuk şekilde Yunanistan’ın batı kıyısındaki İgoumenitsa şehrine varmalı oradan feribota binmeliyiz.

İlk etapta Kavala’da öğle yemeği ve 620 km.lik yorgunluğun sonunda özlediğimiz buzlu bardaklarda içilen biraları ile akılda kalan Selanik var. Akşamsa tam bir meze ziyafeti ; Ouzeri Agora yani anlayacağınız Agora meyhanesi. Bu rafine tatların tarifleri alınmalı ve dönünce yapılmalı. Burada belli bir saatten sonra film kopuyor.

İkinci gün ise sabah çıkılan yolculuk, kuzeydeki yüksek ormanlık bölgeden geçiyor. Ardarda tüneller ve keskin virajlı yol, bize sürüş zevkini hiç bıkmadan yaşatarak İgoumenitsa’ya ulaştıran bir şarkı gibi. Bilet bulamama korkusu yolun sonunda biraz gerilim yaratıyor ama feribot biletlerini cebimize koyupta sahildeki cafelerin birinde buzlu bardaklara yine yapışınca keyifler yerine geliyor.

Gecikmeli kalkan feribot tır şoförlerinin kullandığı cinsten ve ertesi gün neredeyse öğlene kadar yapılacak tek şey İtalya’ya çalışmak. Nerede ne var, ne yenir, ne içilir… Ve saat 11.30 da kamera diyoruz. Mekan güney doğu sahilindeki Bari limanı. Kah bir iki kelime italyanca, kah el kol hareketleri ile satın aldığımız kahvaltı niyetine hamur işi şeyler, çok lezzetli. Karnımız doyunca trafiğin şok edici karmaşasına dalıyoruz ve en küçük aralara girmeye çalışan scooterlar ile rekabete başlıyoruz. Niyetimiz sadece şehirden çıkıp otobana oradan da Amalfi sahiline göz kırpıp Napoli’ye ulaşmak. Güneyde insanlar fakir, evler köhne, güneş tepede, ama hayat renkli.

Otoban kenarında tuvaletini yapanlar da çok rahat, burada adet böyle demekki. Napoli yakınlarındaki Amalfi sahiline gitmek için, sokakta rastladığımız yaşlı amcanın tarifi ile karşıdaki yemyeşil dağı dolana dolana çıkıp dolana dolana inmek gerekiyor. Burası tam film içinde film. Topu topu 20-30 km.lik yolun çıkışında güneş tepemizde sırıtırken, tepenin deniz tarafı yani iniş birdenbire yağan yağmurla ağlamaklı.

Dik yamaçlar burada israf edilmemiş, bütün her yer basmaklandırılmış ve limon ağaçları ve üzüm bağları ile kaplı. Kıyıdaki küçük kasabalarda bazen yollar o kadar daralıyor ki, gönüllü öğrenciler dik virajların iki başında, ellerinde telsizlerle trafiği tek yönde ayarlamaya çalışıyorlar. Akşam yaklaşırken her yerlerinde rengarenk begonvil salkımlarıyla Amalfi sahiline Salerno’dan veda ediyoruz. Napoli’ye girerken alçalan güneş yumuşak batı ışığını Vezüv’ün yamaçlarına düşürüyor.

Napoli’de haftanın ilk iş günü akşam eve dönüş saati, her yerde çalan kornalar ve tam bir keşmekeş. Kaldırım kenarına boyuna pakedilmiş arabaların arasında dikine parkedilmiş Smart marka arabalar. Arkadan iki kişi gördüğümüz, yanına gelindiğinde üç kişi oldukları anlaşılan motorsikletciler. Süt dökmüş kediler gibi trafikte bir süre akıntıya kapılıyoruz. Sonra bulduğumuz otelden taksiyle çıkıp (ki motorla çıksak da muhtemelen motorlar çalınacağı için yine taksiyle dönmemiz gerekecekti) Piazza del Gesu Nuovo’da (meydan yani) geleneksel Napoli pizza’sı yiyoruz. Ve tabi köpek öldüren şarap. Bizim gibi turistler için etraf fazla salaş ve tehlikeli. Filmin bu günlük sonu ve esas oğlanlar kazasız belasız yatıyor.

Ertesi gün ilk kare, kahvaltı masasında alışkın oldukları kahvaltıyı bulamadıklarından homurdanan üç tip… Neyse, komik şeylerde var. Trafik keşmekeşinde yol tıkanmaya görsün. Scooterlar önü kesilmiş karınca katarları gibi zıp diye kaldırıma çıkıp by-pass yapıyorlar, ama onlarcası. Bir iki fotonun ardından otobanı buluyoruz ve açıyoruz gazı. Roma’ya girsek bu film bitmez, oysa bizim çok az vaktimiz var. Sonra turla gelir gezeriz deyip doğusundan el sallayarak Toscana’ya yollanıyoruz. İtalya’nın en manzaralı bölgelerinden biri. Ovalarda üzüm bağları, yeni hasat olmuş tekerlek tekerlek saman balyaları ile buğday tarlaları, küçüklü büyüklü tepelerin üzerinde taştan evleri ve kuleleriyle ortaçağ kasabaları…Her yer resim gibi. Orvieto’da mola veriyoruz, buralarda artistlik zor. Pizzalardan yedik, şimdi de pastaların tadına bakmak lazım. Hem de ünlü Toscana şaraplarıyla. Yemekten sonra öğreniyoruz ki, her kasabada ve şehirde büyük bir meydan ve duomo dedikleri büyük bir katedral var. Bizi çıkar, ortaçağ kıyafetli oyuncuları koy, film çek, kesinlikle hiçbir şey göze batmaz. O kadar iyi korunmuş.
Ve Orvieto’da İtalya’nın en büyük gotik-romanesk duomolarından birisi var. Önündeki meydana çıkan sokaklarsa hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Seramik eşyalar rengarenk ve ilgi çekici. Siena’ya gitmek üzere kasabadan çıktığımızda motorları dizip deklanşörlere basıyoruz, zira fonda kasaba manzarasının en güzel olduğu yer burası.

Mükemmel kır manzaraları içinden geçerek vardığımız Pienza’da güneş artık başını eğmiş, yumuşak ışık kasabanın taş evlerine, dar sokaklarına yayılmakta. Motorlu aracın girmediği yerlerden üç motorsikletle geçmemize bayağı kızan, bununla da kalmayıp bize kötü kötü bakıp söylenen yerli halktan utanıp kısa bir molanın ardından yola devam ediyoruz. Günün son fotoğrafları fonda heybetli bir şatonun önünde gelincik tarlası. Geceleyeceğimiz Montepulciano en yüksek dağ kasabalarından birisi. Sokaklar rönesans sarayları ile çevrili. Åžehri çevreleyen surlar ve duvarlardan Toscana bölgesinin ünlü Vino Nobile şarabının kaynağı olan üzüm bağları görülmekte. Kalacağımız yeri ayarladıktan sonra yakın çevrede yaptığımız tur sonucu, gecikmiş akşam yemeğimizi köyün meydanındaki tek açık lokantada yemezsek aç kalabileceğimizi anlıyoruz. Yemekte pasta ve pizzadan sıkılanlar için tavşan var. Yöresel tatlılara çok da bayılmıyoruz.
Burada da kahvaltı denen olay acı bir kahveden ve belki bir kruasandan ibaret. Peyniri, domatesi, zeytini neden kahvaltıda yediğimiz ise italyanlar için merak konusu. Kahvaltı niyetine yediğimiz şeylerin ardından tekrar motor diyoruz. Bizim yönetmen de kameralar da seyyar. Etrafı servi ağaçları ile kaplı bir yoldan girilen tipik bir toscana evi mi gördük, hemen duruyoruz. Çantalar açılıyor, makinalar çıkarılıp çekimler yapılıyor. Sonra yola devam. 

En büyük meydana (Piazza del Campo) sahip olan Siena’yı görmemek olmaz. Gerçekten de çok etkileyici. Her yıl iki defa düzenlenen Palio (Flama) festivalinde, meydana kum dökülüp etrafında Siena’nın 17 bölgesini temsil eden biniciler, kura ile belirlenmiş eğersiz atlarla yarış yapıyorlar. Kökeni Roma dönemindeki askeri eğitime dayanan yarışı kazananlara ipek bir Palio yani flama veriliyor.Bizse rengarenk cıvıl cıvıl bir çocuk festivaline rastgeliyoruz. Onca scooter ve motor arasına bizim motorları parketmek biraz sorun olsa da orta çağ sokaklarında dolaşmak çok güzel.

Her yer turist kaynıyor. İtalya’nın en büyük katedrallerinden biri olan ve 1300 lü yıllarda tamamlanmış olan duomo ünlü ressamların ve heykeltraşlarının eserleri ile dolu. Duomonun yanında bulunan ve şehir nüfusunun yarıya inmesi ile sonuçlanan veba salgını yüzünden tamamlanamayan nef eğer tamamlanabilseydi, Hristiyan dünyasının en büyük kilisesi olacaktı. Hala kullanılmakta olan belediye binası ise çok ihtişamlı. Binaların içlerini gezememenin üzüntüsü ile tekrar yola koyuluyoruz.

Öğle yemeği yine bir tepecik üzerinde kurulu etrafı surlarla çevrili bir köy olan Monteriggioni’de. 1203 de inşa edilen ve bir kale içine kurulu köyün o yıllardan beri görüntüsü pek değişmemiş. Yörenin beyaz şarabı "Castello di Monteriggioni" harika. Ama hala sulu bişeyler yiyememenin sıkıntısı var.

Sıradaki kasaba "kuleler şehri" diye bilinen San Giminiano. Åžehri çevreleyen Etrüsk surları hala ayakta. Ondan fazla taştan kule ortaçağ gökdelenlerini andırıyor. Åžehir, 2500 yıdır oniks heykelcikler ve "objets d’art" yapan sanatkarlarla ünlü. Kalabalık turist topluluğu dondurmacılar önünde kuyruklar oluşturmuş. Kısa bir tur ve ardından yola çıkıyoruz.

Akşam üzeri Floransa’ya varıyoruz. İtalyanlar, küçük kasabalardaki tarihi mekanları korumadaki başarılarını, ortasından Arno nehri’nin aktığı ve üzerinde tablo gibi köprüler olan Floransa gibi büyük bir şehirde de göstermişler. Åžehirde yeni bina görmeniz hemen hemen imkansız. Her yerde kubbeler, çan kuleleri, heykeller. Akşam yemeği gün batarken eski meydan anlamına gelen "plazzo vecchio"da. Otele dönüşte en işlek caddelerden birinde rastladığımız sokak pandomimcisi tek başına abartmasız birkaç yüz kişiye kendini seyrettirmekte. Bahşiş te ona göre tabi.

Ertesi gün Floransa’yı daha detaylı gezme imkanı buluyoruz. Muhteşem kubbesi yapı iskelesi kullanılmadan yapılmış duomo, Filippo Brunelleschi tarafından 1436 da bitirilmiş. İçindeki freskler hala yapıldığı günkü canlılığında. Fresk, italyanca adıyla "fresco", taze sıva üzerine yapıldığından, boya sıvaya işliyor, bu yüzden canlı renkler elde ediliyor. Kubbeye 384 basamaklı bir merdivenle çıkılıyor ve üzerinden Floransa manzarası muhteşem. 14. yüzyılda yapılmış olan "Ponte Vecchio" köprüsü ise üzerindeki kuyumcu dükkanları ile turistlerin ilgi odağı. Eski meydandaki, Michelangelo’nun meşhur dev boyutlardaki Davut heykeli’nin orjinali ise müzede.

Floransa’dan Pisa’ya kadar otoyola giriyoruz. Pisa’da malum yana yatmış ünlü kule var. Bütün turistler kuleye destek oluyormuş gibi fotoğraf çektiriyorlar. Hediyelik eşya sergilerinde satılan Michelangelo’nun Davut heykelinin malum yerleri baskılı şortlar revaçta. Güneş tepede ve korkunç bir kalabalık var. Soğuk biralar susuzluğumuza iyi geliyor.

Åžimdi motorların yönü Genova’nın güneyinde, yüksek yamaçlarda yer alan 5 küçük sahil kasabasının yer aldığı "Cinqueterre" bölgesi. Yüksek yamaçlardan Akdeniz manzarası sıcağı ve yorgunluğu unutturuyor. Ancak keskin virajlı ve son derece dar yollardan indiğimiz kasabaların içinde yeterince yer olmadığından motorlu araçlar girişte bırakılıyor. Buradan sonraki kısım yürüyerek gidilecek.

VernazzaVernazza da bu kasabalardan biri. Pastel renkli binaları, küçük balıkçı barınağı ve plajı ile cıvıl cıvıl. Gerek trenle, gerekse denizden tekneyle gelen günübirlikci turistler gruplar halinde geri döndükçe kasaba daha da güzel oluyor. Mayolarımızı yanımıza almamıştık, bu sıcakta ve bu yorgunlukla hiçbirimizin de dönüp almaya niyeti olmadığından denize giremiyoruz. Hatta Yavuz bir ara masanın üstüne abanmış uyukluyor. Planda burada kalmak var ama yer bulmak imkansız. Devam ediyoruz, uzunlu kısalı onlarca tünelden geçtikten sonra, akşam olurken Cenova’dayız. Otel bulmak biraz zor oldu ama kaldığımız otel odasında jakuzi bile var. Yemekte ise yine pizza ve şarap.

Ertesi gün sahne, otelin garajında motorları yüklerken başlıyor. Otobana çıkmak sabah trafiği yüzünden biraz vaktimizi alsa da, çıktıktan sonra rüzgar bizi kendimize getiriyor. Milano’yu es geçip İsviçre sınırı yakınlarındaki Como Gölü’ne ulaşıyoruz. Aynı isimli şehir de, başaşağı bir "Y" harfini andıran gölün güney ucunda konumlanmış. Bir italyan şehrinden çok İsviçre şehrine benziyor. İnce uzun teknelerle gölde hem ulaşım hem de gezinti yapmak mümkün. Bir de tam orta kısmında çalışan küçük arabalı vapurlar var. Burası sosyetenin sayfiye yerlerinden birisi. Alplerin eteklerinde yazlık evler ve köşkler, yeşillikler içerisinde göle bakıyorlar. Bahçelerde ekili yasemin kokuları arasında seyahat ediyoruz. Bellagio’ya kadar gidip oradan arabalı ile gölün batı kıyısına, Cadenabbia’ya geçiyoruz. Rastladığımız orada yaşayan bir Türk iletişimde yardımcı oluyor bize. Kuzeye gidildikçe yerleşim azalıyor. Gravedona’da temiz bir otel buluyoruz. Göl kıyısındaki yemek çok hoşumuza gitmese de manzara bütün yorgunluğumuzu alıp götürüyor. Gölde yavrularını gezdiren bir çift kuğu, arkadasında hafif hafif sallanan yelkenli tekneler ve alpler. Misafir oyuncu olarak George Clooney’i de oynatmak isterdik ama yazlığında değil herhalde.

Ertesi sabah kapalı hatta hafif yağmurlu bir havaya uyanıyoruz. Esas oğlanları bozmaz tabi. Gölün kuzey kıyısını dönüp güneye Lecco’ya kadar devam ediyoruz.. Sonra otobana çıkıp İtalya’dan ayrılacağımız liman olan Venedik’e kadar hızlı bir sürüş yapıyoruz.

Venedik, karadan ince uzun bir köprü ile ulaşılan denizin ortasında kümeleşmiş adalardan oluşuyor aslında. Belki de bizim filmin en film yeri burası. Motorları şehrin girişindeki otoparka bırakıp, ulaşımı sağlayan teknelerle Büyük Kanal’dan, ünlü San Marco meydanına doğru yolculuğa başlıyoruz. Önlerindeki yüksek ahşap kazıklarla binalar, kiliseler, belli bir trafik içerisinde gidip gelen tekneler ve nihayet gondollar… hepsi bir film karesi gibi.

San Marco ise ortaçağdaki şehrin ihtişamını günümüze kadar getirmeye devam ediyor. Meydanın etrafındaki binalar, beyaz mermer işçiliği ile dükalık sarayı, yüksek çan kulesi ve her ayrıntısı ile doğudan esintiler taşıyan San Marco Basilikası. Gondol duraklarında gondolcular birbirleri ile şakalaşıyorlar. Hediyelik eşya standlarında maskelerin binbir çeşidi. Akşam olurken meydandaki kafelerde şık giyimli klasik müzik orkestraları sırayla neşeli müzikler çalmaya başlıyorlar. Gelip geçenler bu romantik şehrin geleneğine uyar gibi durup dans ediyorlar. Her köşe başında sarılan, öpüşen çiftlere rastlamak mümkün.

Büyük kanalın hemen girişindeki Barok Santa Maria della Salute kilisesi kanala girenleri selamlıyor. Yüzlerce daracık kanaldan her an bir gondol çıkabiliyor. Åžehrin önemli ailelerinin binalarında ise, Bienal’e Türklerin de konuk olmaları sebebiyle, "Osmanlı’dan Yüzler" bulunan ipek flamalar sarkıyor. Eskiden beri şehrin önde gelen aileleri, bu yolla selamlarlarmış misafirleri.

Feribota bilet almak için şehrin girişine geri dönmemiz gerekiyor. Çünkü tatil günlerinde ve mesai saatleri dışında seyahat acentaları kapalı. Biletlerimizi alıyoruz ve bu rüya şehrine veda ederek 26 saat sürecek feribot yolculuğumuza başlıyoruz. 1.200 araç alan, 1.600 yolcu taşıyan dev feribot, limandan ağır ağır çıkarken biz de güverteden "arrivederci" diyoruz İtalya’ya.
Kamaralar rahat, dinlenme mekanları geniş olsa da yolculuk bir süre sonra sıkıyor. İgoumenitsa’ya vardığımızda ise ertesi gün saat 15.30. Akşam Selanikte olmalıyız ve yaklaşık 450 km.lik büyük bölümü virajlı, dağ yolu bizi bekliyor. İner inmez açıyoruz gazı. Motor kullanmak buna denir. İnişler çıkışlar, gerçekten keskin virajlar ve orman . Virajlara girerken o kadar çok sağa sola yatmışız ki boxer motorlarımız yağ azaltmış. Selanik’e vardığımızda ise bütün yorgunluğumuza rağmen doğru "Ouzeri Agora" ya gidiyoruz. Garsonlar artık tanıyor, geçen oturduğumuz masayı gösterip, "yeriniz hazır" diyorlar. İtalya’da yediğimiz bütün kuru şeylerin acısını çıkarıyoruz. Filmi yine kopartacak kadar çok yiyip içiyoruz.
Selanik’te dönüş için Sami ve Rana da bize katılıyorlar. Motor yağlarını tamamlayıp yola koyuluyoruz. Yol üzerinde Kavala’dan meşhur bademli un kurabiyesi almayı ihmal etmiyor, Gümülcine’de de öğle yemeği yiyoruz. Son sahne İpsala sınırındaki köprünün üzerinde, Türk ve Yunan bayraklarıyla fotoğraf çektirmek. İstanbul’a girdiğimizde motorlarda 4.100 km.nin çamuru ve tozu, üzerimizde ise bir uzun yolculuğun daha tatlı yorgunluğu var. Bir sonraki filmin nerede çekileceği merak konusu.

Yılmaz Akdak
Haziran 2005

Not: Filmin diğer sahneleri için, lütfen tıklayınız.